Küba

Rengiyle, felsefesiyle, yaşayışıyla çok farklı...

Evet yeniden sevgili Galatasaraylı fotografçı arkadaşlarım Niko ve Pala ile Küba’ya 2 haftalığına hem TRT için Küba Belgeseli çekmeye hem de her yıl yaptığımız Fotoğraf gezimizi yapıyoruz.

Pala ile ben direk Havana'ya uçuyor ve orada Niko ve her seyahatimizde bizle olan sevgili kameramanımız Volki ile buluşacağız. Onlar bizden önce Meksika, Belise ve Guatemala, yaptıktan sonra Küba maceralarına başlayacaklar.

Şans eseri havaalanında pasaport kontrolünde rastlaşıyoruz ve sanki çok uzun zamandır görüşmemişçesine büyük bir sevinçle kucaklaşıyoruz. Aslında bu uzunca zamandır hayalini kurduğumuz Küba seyahati heyecanının başladığını belgeliyor...

Pasaport kontrolünü geçince doktor ve hemşire standını görünce biraz yadırgamama rağmen, bunun uzun seyahat sonrası ihtiyaç duyan yolcu olabilir diye verilen bir servis olduğunu anlayınca çok şaşırıyor ve Küba’ya hayranlık duygum ilk anda başlıyor ! ...

 

Kübanın sıkı kontrollerinin tatsız sürprizleri de olmuyor değil. Mesela daha dakika bir gol bir şeklinde havaalanı çıkışında Volki tamamen şans eseri kontrole çekildi ve bir saatlik arama sonunda mikrofonlarımıza dönüşte verilmek üzere el konuldu.

Ama bu ne bizim tadımızı kaçırdı, ne de Komünizme bakışımızı değiştirdi. Çünkü biz buraya “Hacı Komünist” olmaya ve zem zem olarak da bolca Rom tüketmeye geldik.

Ne de olsa  Küba devriminin etkisi, Küba’nın güzel havası, mohito ve daiquiri’nin keyfi ve müziği ile düştük yollara....Ve hiç bir şey keyfimizi kaçıramazdı...

 

İnsan Küba’ya “Tatile gidiyorum” duygusuyla gitmemeli !...

Küba farklı, rengiyle, felsefesiyle, yaşayışıyla çok farklı...

Burası bir medeni Avrupa değil. Amerika hiç değil !...

Her yerden farklı... Kabul biraz köhne, 1950 - 1960larda sanki donmuş kalmış  ama dokusunu koruyan bam başka, keyifli, neşeli, mutlu bir yer. Her şeyden önemlisi müzikle yaşayan bir yer.

Biz Küba’yı klasik bir turistik tur gibi sadece Havana, Trinidad ve Varadero olarak yaşamak istemedik. Bir gece Havana'da kaldıktan sonra ertesi sabah Santiago De Küba’ya yani adanın en güney noktasına uçarak seyahatimizi başlatmak ve oradan kiralayacağımız araba ile de tam 1600 Km yol yaparak tüm Küba’yı yaşamak istedik.

 

Santiago De Cuba

Ülkenin 420.000 nüfusu ile en büyük ikinci şehri.

İspanyol sömürge döneminden kalan Coloniel bir şehir...

Bizim için ise 'Kahraman Şehir'...

25 Kasım 1956 'da Meksika’dan sadece 82 kişi ile devrim yapmak için yola çıkan küçük bir ordu 'Granma' teknesi ile ilk olarak Santiago De Küba’ya gelerek savaşı; Küba devrimini başlatır.

Ve bu inanılmaz rüya 25 ay içinde gerçekleşir ! ...

 

Bu özel şehirde çarpıştıkları 'Moncada Kışlası' önünde kayıt yapmak, o anı hissetmek ve Castro'nun zafer konuşmasını yaptığı şehrin en önemli meydanı olan 'Parque Cespedes' teki belediye binasının balkonun önünde fotoğraf çekmek insanı bambaşka duygulara sürüklüyor.

Günümüzde ise bu parkın canlılığı; her daim müzik yapan grupları ve edinilen yeni arkadaşlıkları ve yaşanılan güncel zevkler ile unutulmaz anılar sunuyor !...

Müzik ve müzik deyince de Caz ve Salsa, Küba için bam başka bir öneme sahip.

Daha sonra her şehirde göreceğimiz, meydanların değişmez “Musica de la Trova” merkezleri...

Bunlar tamamen halka açık ve herkesin geçip sahnede performans yaptıkları müzik salonları.

Her daim Mohito ve Cuba Libre içkilerinizi yudumlarken seyredebileceğiniz caz ve salsa müzik merkezleri. Kübalıların, bizden farklı en belirgin yönleri ise, müziği duyar duymaz dansa kalkmaları ve her an her yerde harika salsa yapmaları...

Bu arada sizi dansa kaldıran kızlar ile salsa yapma mecburiyetiniz de var !

Yoksa ilk gece bizim gibi sadece pistte sallanır ve tüm seyredenlerin kahkahalarına maruz kaldıktan sonra ertesi gün gidip hemen yarım gün özel salsa dersi alırsınız, ya da benim size tavsiyem gitmeden önce muhakkak salsa öğrenmenizdir. Zira her köşe de, sokakta restoran rezervasyonu yaparken dahi garson kızla salsa yapıyorsunuz ve Küba’nın tadı salsa ve mohito ile çıkıyor....

İki günlük bir ziyaret için yeterli olacak Santiago De Cuba'da görülmesi gereken yerler;

Parque Cespedes'deki katedral, Museo de Ambianto Historico Cubano ve tabii ki akşam müzik ve eğlence için Casa De La Trova , akşamüzeri parkta satranç ve domino oynayanları seyretmek için Plaza Dolores.

Santiago De Cuba'nın banliyösünde (18 km) yer alan 'Basilica Del Cobre' koruyucu azizesi 'Kara Bakire' (Virgen De L a Caridad) oldukça ünlü ve görülmesi gereken yerlerden biri.

Ve olmazsa olmazlardan, muhakkak gidilmesi gereken “Castilla Del Moro” Kalesi. Santiago’ya yaklaşık 30 dakika mesafede deniz kenarında. Burada bulunan Restoran ise, okyanus manzarası ile kesinlikle denenmeli. Bu arada Kaleyi gezerken, eski kilise içerisinde tamamen akustik müzik yapan 4 bayandan oluşan bir grup ile de karşılaşabilir ve çok keyifli müzik dinletisi yaşayabilirsiniz.

Santiago maalesef Restoran açısından pek zengin değil.

Önerebileceğim tek Restoran aslında bir ev olan ve salonunda yemek yiyeceğiniz “La Juliana”

Evin ambiyansı o kadar hoş ki, kibarlaşmaktan, kendimiz "Je M'apelle Pela !" diye tanıtabiliyorsunuz :-)

Öğle yemekleri için ise en ideal yer meşhur meydanın tam yanında yer alan ve şehrin en güzel ve eski oteli “Hotel Casa Grande”nin bistrosu.

 

Guantanamo

Santiago de Küba’nın hemen yanında yer alan Guantanamo ise, şarkılarda geçen keyifli melodisine karşın devrimci Küba’nın tuhaf açmazlarından. Başka dünyanın neresinde ABD'nin üssü olabilir ki ?! Burası ABD tarafından zorla kiralanmış ve yıllık kira bedeli 4000 USD dolar, hala çekle ödenmekte ancak bu  çekler, bozdurulmaları Kübalılar açısından Küba'da ABD varlığını yasallaştırmak anlamına geleceğinden 1959 yılından beri paraya çevrilmemektedir ! Bu sözleşme 2033’te sona erecek.

 

Kübaya çok tezat bir şekilde kiraladığımız günümüzün modern otomobili ile Havana'ya doğru yola çıkıyoruz...

Küba’da olmak Zaman makinasında yolculuk etmek gibi bir şey !

Otoban dediğiniz yol, Polonez köy yolunun TEM kaldığı bir yol.

Sürekli atlı kovboyları, bisiklet kullananları ve hatta kağnıları solladığınız bir yol.

Otomobil olarak geçtikleriniz ise 1950'den kalma klasik Amerikan otomobilleri.

Yol ise sadece tek şerit gidiş geliş ve çukurlar ile dolu.

Ama  palmiyeler, muz ağaçları ile süslü muhteşem manzaraya diyecek yok... Adeta bir film sahnesi gibi.

Buralarda durup yoldan muz almak ve yol boyunca minik muzları yemek çok keyifli.

 

Holguin

Zengin bir toprak ağasının kölesinden olan ve yıllar sonra Üniversite çağında babası tarafından kabul edilen Avukat Fidel Castro'nun doğduğu şehir.

Maalesef olduğu gibi kalan pek değişmeyen ve hala 1940'ları yaşayan bu şehirde en keyifli yer yaklaşık bir buçuk saat sıra beklediğimiz. “Restaurant 1945” Burası hem güzel yemekleri, hem de ambiyansı ile çok hoş bir yer. Et Porsiyonları ise sıkı durun porsiyon başı 350 gr ile 700 gr arası değişiyor !

Bitirmek gerçekten mümkün değil ve yerel halk da zaten kalanları paketleyip evlerine götürüyorlar.

Küba’da en zor şeylerden biri seyahat acentesi ile gitmiyor ve rezervasyonunuzu kendiniz yapıyorsanız internet zorluğu yaşamanız. Biz bunu en güzel Holguin'de yaşadık ve “Casa Particular” dışında yol üzerinde bir otelde kalalım diye sadece yakınlarında diye seçtiğimiz otel, tam 30 km Holguin dışında bir balıkçı kasabasıydı ve ulaşımı yaklaşık 1 saat aldı !...

Ama iyi de oldu ki Gibara'ya gittik. Zira, küçük köyler dahil Küba’da gördüğümüz en kötü şehir Holguin'di.

 

Gibara - Balıkçı Kasabası

Kübaların evlerini paylaştıkları “Casa Particular”ların dışında yol üzerinde Otelde kalmanın iyi olacağını düşündüğümüz bu balıkçı kasabası en güzel fotoğrafları çektiğimiz çok keyifli bir mekan oldu. Her ne kadar bulunduğumuz akşam Küba’nın bir yas gecesi olup, tüm Bar ve Gece Kulüplerinin ve hatta parklarının bile kapalı olmasına karşı hayatta unutamayacağımız çok özel bir yerel gece yaşadık.

Yağmur altında gençlerin bir bahçede ve sundurmanın altında buluştukları gecede; Hapisten çıkan iki eşli bir abi, muhteşem karizmasıyla bir homoseksüel, harika İngilizce konuşan ve sadece Küba’dan kaçmak için İtalyan orta yaşlı bir bayanla evlenen köyün yakışıklı delikanlısı ile müzik dinleyip, içki içmek ve unutulmaz sahneler yaşamak gerçekten çok değişik ve unutulmaz bir anıydı. hatta hapisten çıkan abinin eşlerinden birinin bizim Volki'yi alarak tuvalete götürüp dövme göstermesi ve bunu belgeleterek tüm gece gururlanması alışıla gelmiş bir anı değildi ! :-)

Bu gecenin en unutulmaz yorumu ise "Bunlardan neyimiz üstün ?..." Yorumuna karşılık "Zekamız !" cevabını veren Pala'dan geldi... :-)

Yemek olarak da yine tavsiyemiz bir ailenin Ev/Restoran  “Paladar”. Baba balıkları tutuyor, anne pişiriyor ve kızları servis yapıyor. Bahçede sadece 2 masa var. Menu tabii ki dev bir ıstakoz ve karides. Kötü bir beyaz şarap ama anın tadı hala damağımda...

Yağmur Gibara'yı istediğimiz gibi yaşamamıza ve "Hadi parka gidelim, parka !.." isteklerimizi gerçekleştirmemize engel olsa da, hafızalarımızda harika anılarla ayrıldık Gibara'dan.

 

Camagaüey

Gibara’dan sonraki rotamız Camagüey.

En keyif aldığımız ve kesinlikle Küba seyahatinin olmazsa olmazlarından.

Camagüey, Kızılderililerden kalan tek yerleşim bölgesi.

Bu yüzden İspanyol alfabesinde olmayıp bizim alfabemizde bulunan 'Ü' harfi ile yazılıyor ve sadece bundan ötürü Küba alfabesinde yer alıyor ve yalnızca Camagüey yazarken kullanılıyor.

Kızılderililere saygısından bunu değiştirmeyen Castro'ya şapka çıkarıyoruz...

Son derece sempatik, keyifli bir yer Camagüey.

Meydanları, parkları, kiliseleri ve harika İspanyol tarzı café ve Restoran’ları ile çok keyifli bir yer.

“Plaza San Juan de Dios” harika bir meydan ve bu meydan da hemen Kilisenin yanında yer alan Restaurant 1800. Süper yemek ve harika Arjantin şarapları. Güzel bir gitar eşliğinde ve mum ışıkları ile geçireceğiniz gecede adeta kendinizi Roma’da zannediyorsunuz. Özellikle garlic shrimp muhteşem ! Sahibi Edel, İngilizce bilen ender Kübalılardan ve her masa ile tek tek ilgileniyor.

Akşamüstü kahvesi için ise, koloniel mimariye sahip Fransız tarzı “Café Ciudad” tek farkı burada tabii ki kahve yerine mohito içmeniz. Burası o kadar etkileyici ki, size Daiquiri içip, “İşte gerçek mohito bu !...” bile dedirtebiliyor :-)

Bu kafedeki en güzel anımız ise; 140 Kg ağırlığında ve dünya şampiyonası için Türkiye’ye gelmiş Kübalı eski bir güreşçi ile aynı masayı paylaşıp onun bize satmak istediği sağlık / güç hapları konusunda ciddi anlaşma zorluğu yaşadıktan sonra satmak istediği hapın cinsel gücü arttıran hap olduğunu gayet basit bir vücut dili ile anladık ve dakikalarca güldük hatta krize girdik ! :-) Ama unutulmaz anlardan biri ise, anlaşma zorluğu içerisindeyken bildiğimiz ingilizceyi de unutarak, ne zaman Türkiyeye geldiğini öğrenmek için Niko'nun "How many anni ?" sorusu, beni benden aldı ! :-)

Gecesi çok canlı olan Camagüey’de tavsiye edeceğimiz gece kulüpleri ise “Clup Copa Cabana” ve “El Caribe Club” oldukça kalabalık ve coşkulu.

 

Trinidad

Şehirler arası yol alma zorluklarının yanında, esas sorun ulaşmak istediğiniz şehire gelince adres bulmakta !...

Zira kimse Ingilizce / Fransıca bilmediğinden, tek çare bir bisiklet taxi tutmak ve onun arkasından yavaş yavaş gidip kalacağınız Casa Particular'a ulaşmak. Fakat maalesef ne yaptıysak bunu Trinidad’da gerçekleştiremedik. Her çevirdiğimiz taxi vücut hareketleri ile kabul etmeyip hep aynı yönü gösterdi.

Gösterdiği yer ise yol olmayıp sadece atlıların geçtiği Trinidad'ın gecekondu bölgesiydi.

Fakat şans eseri biz oradan geçerken köşede bekleyen bir grup yaşlı kadın birden bire bize  bakarak 'Turco ?' dedi !... O anki şaşkınlığımızı anlatamam !...

Meğerse biz o bayanın evini kiralamışız ve sokakta köşede bizi beklermiş !... Taxilerin almaması nedeni de sorduğumuz yre sadece 50 metre mesafede oluşumuzmuş :-)

Kalacak yer her ne kadar Pala ve benim tarafımdan kesinlikle kabul edilemez olsa da, her daim olumlu kardeşim Niko'nun     “Mükemmel bir yer, arka bahçeyi gördünüz mü ?...” nidaları ile birden bire kalınası bir yer halini aldı :-)  

Tek sorunumuz ise bu varoş mahallede ve özellikle otomobil geçmeyen bu sokakta bizim Audi'ye ters ters bakan zenci komşunun nasıl bir yaklaşımda bulunacağı korkusuydu !

Fakat ev sahibimiz bize korkacak bir şey olmadığını söyleyerek 'securitas' güvencesi verdi.

'Securitas' dediğinin ise,  sallanan iskemlede oturan 80 yaşlarında bir yaşlı teyze olduğunu gördüğümüzde şaşkınlığımız ve hatta bu kadının bom boş sokakta bana daha iyi görebilmesi için arabayı 2 metre daha geriye çekmemi söylediğinde benim koşa koşa çekmem anlatılır gibi değil !...

Fakat her gece kaçta gelirsek gelelim teyzemiz orada sallanan iskemlesinde oturmakta ve bize vücut lisanı ile aracı gözlediğini söylemekteydi ve üç gün boyunca hiç bir şey olmadı !...

Ayrılırken de hesapta “Securitas 6 Cuc” diye hesap görmek gerçekten çok şaşırtıcı ve komikti... :-)

Trinidad; İspanyol sömürge mimarisi ile, taş sokaklarda geçen atları ile, sabahın yedisinde caz yapan bir grubun bizi evlerine davet etmesi ile, tek katlı evlerden oluşan mimarisi ile,  görkemli Mayor Meydanı ve Kilisesi ile, özellikle de gün doğumu ve gün batımında bize harika fotoğraf kareleri sunması ile  gönlümüzde taht kurdu...

Akşamüzerleri soluklanmak için, önce küçük çömleklerde sunulan ballı ve limonlu özel kokteyl ’Canchanchara’ ve sonrasında da harika bir müzik eşliğinde Hemingway'in ünlü barı “Bolgeida Del Mondelio”’da Mohito içmek çok keyifli.

Trinidad'da yapabileceğiniz güzel bir aktivite de; bizim gibi öğleden sonra Karayip denizi kıyılarında, palmiye ve hindistan cevizi ağaçları ile kaplı “Plaja Ancon” ‘da günü batırarak ve kulaç atarak tamamlayabilirsiniz.

Ama kumsalda okyanusa karşı günü batırırken Pina Colada  içmeyi ihmal etmeyin. Mümkünse duble Rom.

“Plaja Ancon” Kübanın en güzel plajları listesinde 3. Sırada. Hatta deniz keyfinizi aynı zamanda romantik bir maceraya çevirmek isterseniz, yol boyunca iki kişilik kuytu plajlar da mevcut ! :-)

Trinidad enteresan bir şekilde Küba’da en çok turist bayanların rağbet ettiği şehir. Zira merkezde merdivenlerde bulunan Casa de La Musica’da salsa yapan yakışıklı Kübalı genç erkekler, salsa yapmak ve unutulmaz bir Küba anısı bırakmak için sıra bekliyorlar ve etraf dünyanın her tarafından gelen “single” beyaz bayanlar ile dolu ! :-)

Yemek olarak tavsiyem, “Los Conspiradores” hemen merdivenlerin yanında ve güzel canlı müziği var. Deniz mahsulleri Spagetti müthiş. Ama tatlıyı önceden sipariş etmeyi unutmayın, kalmayabiliyor. Bir de tatlıyı kahve ile birlikte getirememe sorunları var. :-)

Bir tavsiye de sakına gitmeyin diye. “Restoran Sol Ananda” !

Harika bir dekoru var. Ev hiç bozulmamış ve siz yatak odasında yatak ve dolapların arasında antika tabak çatal bıçaklar ile yiyorsunuz. Fakat Küba’ya göre inanılmaz pahalı ve çok kötü lezzet !

Bir de şehrin kuzey yamacında dağ eteklerine 15 dk’lık bir tırmanışla gidebildiğiniz ve tamamen dev bir mağaranın içerisine yapılmış bir Disco var “Disco Ayala”.  Gitmeye pek değecek bir yer değil ama Mağaranın büyüklüğü ve doğallığı oldukça etkileyici.

 

Sancti Spritus

Havana yolu üzerinde rastladığımız çok şirin bir kasaba.

Hemen park edip, 2 adet bisiklet taxi kiralayarak kasabayı gezmeye ve keşfetmeye başladık.

Oldukça renkli bu kasabanın Küba’nın her yerinde gördüğümüz gibi çok etkileyici bir meydanı ve bu meydanda da bir kütüphane ve bir de satranç kulübü yer almaktaydı.

Parke taşlı dar sokaklarda gezerken Küba’nın en eski ve ahşap kilisesini gezmeyi ve yol üzerinde rastladığımız bir puro fabrikasının camından fotoğraf çekmeyi de ihmal etmedik.

Öğlen yemeği için durduğumuz “Resturant Meson De La Plaza” ise, oldukça turistik olmasına rağmen harika canlı müziği ve Cohiba puromuzla bize çok keyifli bir iki saat yaşattı. Tek kötü yanı alkol olmamasıydı L

 

Santa Clara

Küba’nın en yüksek ikinci sıradağı olan Sierra del Escambray eteklerinden dolanarak Trinidad’dan inişli çıkışlı yol ve doğa manzaraları eşliğinde Havana'ya doğru yol alıyoruz...80 Km’lik bu yol tüm Küba seyahatimiz içerisinde bizlere en eşsiz doğa manzaraları sunarak, muhteşem çekimler yapmamızı sağladı.

Santa Clara’yı ziyaret etme nedenimiz tabii ki bizim gibi devrim hayranlarının olmazsa olmazlarından Comandate Che Guevera'nın mozolesini ziyaret etmek..

Santa Clara 1 Ocak 1959'da Batista'nın ülkeyi tek etmesi ile mücadeledeki son savaş alanıdır ve Che'nin zırhlı birlik tren baskını ile sonuçlanmıştır.

Bir Arjantinli doktor olan Che Guevera Küba savaşının kahramanı olup, devrim sonrası Dış İlişkiler Bakanı olmasına rağmen devrimci ruhuna yenik düşerek Bolivya iç savaşında yer almış ama ne hazin ki, o savaşta hayatını kaybetmiştir. Na’şı ise Santa Clara'ya getirilerek yapılan muhteşem mozolede defnedilmiştir.  

Onun heykelinin önünde fotoğraf çektirmek, mozolesini ziyaret etmek inanılmaz bir keyifti.

Mozolede Che ve tüm dava arkadaşlarının anısına bir adet kırmızı karanfil konmakta ve gerilla savaşını betimleyen orman dekoru içerinde sürekli ateş yanmaktadır. Karanfillerden beyaz olanı ise o gün doğum günü olan yoldaşı simgelemektedir.

Tek kötü yanı ise, müzede İspanyolca dışında hiç bir lisanın kullanılmamaş olmasıdır !

 

Havana

Küba’da tüm şehirler bir yana Havana bir yana diyebiliriz.

Başkent olmanın ve Turist merkezi olması bakımından 3 Milyon nüfuslu bu şehir her ne kadar hala çok köhne bir durumda olsa da, kolayca Dünyanın en büyüleyici şehirlerinden biri diyebiliriz.

Ayrıca, çöküş içinden yeniden doğmanın etkileyici bir etkisi de yok değil !...

Şehir Habana Vieja (Eski havana) Centro Habana, Vedado ve Miramar olarak 4 bölgeye ayrılmakta.

Tabii ki en önemli yeri eski Havana. Biz de Casa Particularımızı bu bölgede ayarladık.

Fakat tamamen iki yüzü olan bu şehirde, Casa particular'ımız taxi ile geldiğimiz yönden oturulacak gibi bir muhit değilken, aslında eski Havana merkezine yürüyerek sadece 10 m uzaktaydı ve muhteşem güzel bir ön cepheye sahipti. Casa Particular’ımız salon, açık mutfağı ve hatta geniş yatak odaları ve jakuzisi ile adeta bize kral dairesini andırıyordu.  Sabahları gelen temizlikçimiz bize muhteşem kahvaltı hazırlarken dantelli ve kolalı mendiller ve begonvil çiçekler ile servis ediyor ve adeta kendimizi koloniel zamandan kalma beyaz toprak ağaları gibi hissetmemizi sağlıyordu. :-)

Havana’daki pastel renkli ama maalesef solmuş ve köhnemiş evlerin yanında ortaçağda güney İspanyada gelişen bir Hristiyan-Müslüman mimarisi geleneği olan ´Mudejar´ konakları görkemli ahşap kapıları, ferforje parmaklıkları ve renkli vitrayları ile süslü kemerleri ile yer almakta ve ışık oyunları ile harika fotoğraf kareleri sunmakta.

Küba deyince Ernest Hemingway’e de değinmeden geçemeyeceğim.

Graham Green’in Hotel Sevilla’sı , gözde içki mekanları El Floridata ve La Bodeguita del Medio ve çanlar kimin için çalıyor romanını kaleme aldığı “Hotal Ambos Mundos”...

Çok edebiyat düşkünü olmadığımızdan, biz daha çok Barlar kısmını incelemek istedik ve Hemingway'in meşhur sözü olan “Daiquiri’yi El Florida’da; Mohito’yu La Bodeguita'da içerim” sözünün doğruluk payı olup olmadığını araştırmak istedik. Daiquri hiç fena olmasa da en iyisi kesin değildi ve Havana’da bizce en iyisi  küçücük bir Bar olan “İvan & Justo” da içildi. Burası aynı zamanda büyük porsiyonları ile çok lezzetli Cuban yemek de sunuyor, meşhur Obisco caddesinin üzerinde.

El Florida çok turistik bir yer olmuş ama muhakkak görülmeli ve Bardaki Hemingway heykeli ile resim çektirilmeli. Nedense ?!...

Fakat bence La Bodeguita özellikle küçüklüğü ve sempatikliği ile süper. İçinde büyükçe bir barın ve hatta 4 kişiden oluşan orkestranın da dahil olduğu mekan 5 m2 den daha büyük değil !... Mohito idare eder ama müzik ve ambiyans süper. Özellikle çıkışta sizi tüm heybeti ile karşılayan Plaza De La Catedral inanılmaz etkileyici.

Bu  katedral bence Havana’nın en görsel baş yapıtlarından biri.

1704 Yılında Cizvitler tarafından yapımına başlanan ve 18. YY sonunda bitirilen bu Gotik kilise bir birinden farklı çan kuleleri ile adeta bir güzellik abidesi.

Havana’nın görülmeye değer yerleri;

Havana’nın en eski meydanı olan ve ortasında vatansever Cespedes'in heykelinin yer aldığı ve sahaflarla çevrelenmiş Plaza De Armas . Bu meydandan Parque Central'e yani Capitol’a kadar giden ve bizim Beyoğlu gibi mağazalar ve café’ler ile dolu ve bir de 19.YY dekorasyonunun korunduğu Eczaneler ve Optik mağazalarının yer aldığı  Calle Obispo.

Ortasında yer alan Neo Klasik mermer havuzu ve etrafında Unesco'nun koruma altına aldığı ve renöve ettiği heybetli Mudeyar konakları ile Plaza Vieja (Eski Meydan)

Eski Amerikan arabalarının yer aldığı ve Amerika’da bulunan Senato binasının bir replikası  olan Capitolio ve meşhur meydanı. Burada bulunan pastel renkli evler, görkemli “Gran Teatro de la Habana”. Buradan, okyanusa kadar uzanan ve geniş bulvar ve köhnemiş sarayların yer aldığı ünlü Prado

Denize ulaştığınızda tabii ki Havana'nın kaleleri ama her şeyden önemlisi ve bizim için büyük bir gurur kaynağı olan Atatürk'ün büstü... Küba’ya hayranlığımız bir kez daha artıyor.

Tabii ki kordonu hatırlatan ve okyanus dalgaları ile harika bir manzara sunan sahil yolu Malecon.

En güzel kısmı ise kiraladığımız üstü açık arabamızla Malecon'u gezdikten sonra Vedado bölgesinde yer alan meşhur Hotel Nacional'i ziyaret etmek. Tabii ki Jose Marti anıtının bulunduğu ve etrafında Che ve Cienfuegos'un demir siluetlerinin yer aldığı Plaza De La Revolucion. Ve eskiden zenginlerin villalarının olduğu şimdilerde ise Konsoloslukların yer aldığı adeta LA’in Beverly Hills’i gibi olan Miramar ...

Tüm Küba’da dikkatimizi çeken şeylerden biri de hiç bir yerde Castro heykelinin olmaması !...

Tüm anıt ve heykeller Che Guevera, İspanyaya karşı bağımsızlık savaşı kahramanı Jose Marti, ve Castro'nun çok sevdiği ve hatta ismini bir şehre verdiği silah arkadaşı Cienfuegos.

Castro’nun kendi talimatı ile hiç bir heykeli yapılmamış. Fakat “Bir gün tarih beni aklayacak” diyen bu muhteşem devrimcinin de Küba meydanlarında yer alarak ölümsüzleşmesini dileriz...

Unutamadığımız Havana anılarımıza gelince tabii ki en başta Capitol meydanında yansıma fotoğrafı çekmemiz !...

4 Gün boyunca yağmur bekleyişten ve maalesef yağmur yağmayınca, kendi yansımamızı kendimiz yaratırız diyerek uzakta gördüğümüz bir tankere çat pat konuşup, vücut dilimiz ve 10 Cuc 'un ikna gücü ile meydanın tam ortasına getirerek sulatmamız ve neticesinde istediğimiz yansıma fotoğrafını çekmemiz !... Bahsettiğim meydan Havana’nın en ünlü meydanı ve biz bu işi tam ortasında yapmakta ve meydanın tam ortasında yere yatarak arkadaki renkli evlerin önünden geçen eski arabaların suda yansıma fotoğraflarını çekiyoruz, trafik akın akın iken ! :-)

Bir diğer unutulmaz anı ise ünlü Partagas Puro fabrikasını gezmemiz. Çok büyük bir “teknoloji” olduğundan maalesef fotoğraf çektirmiyorlar ! Oysa teknoloji dediğimiz sadece insana dayalı ve 1950’lerden kalma bir çalışma şekli. Bence Cohiba gibi pahalı puroların imajı etkilenmesin diye fotoğraf çektirmiyorlar.

Zira, sizi kapıda sizi puro için bir kapıcı karşılıyor ve fabrika içinde puro saran dahil bir çok bölümde pufur pufur puro içenleri görebiliyorsunuz. Ekseriyeti kız olan puro işçileri tütünün  sertliği, kokusu, aroması, kalitesi gibi özellikleri belirleyen 5 değişik yaprağından içini sarmakta ve daha sonra tamamen farklı bir bitkinin dış yaprağını kullanarak puroyu hazırlıyorlar. En zor kısmı ise içilecek ağızın ufak bir tütün yaprağı ile yapıştırılması. Bunu yaptıktan sonra da iyice yapışması için ağzı ile yalamak sureti ile yapıştırıyor ve çok eski ahşap kalıplara koyup, kalıpların poposunun altına koymak sureti ile presliyor ! :-) Her ne kadar baldırda puro sarmanın bir erkek efsanesi olup, hiç bir doğrulu olmadığını öğrensek de, gördüklerimiz bizi yeteri kadar şaşırtmaya yetti.

 

Woo Doo ayini - Hayat boyu unutamayacağımız bir an !...

Havana sokaklarını gezerken, bir evin balkonundan gelen müzik dikkatimizi çekti ve balkondaki misafirperver Kübalılar ilgilendiğimizi görünce bizi yukarı davet ettiler. Girişte bizi karşılayan bir bayan içi suda yüzen çiçekler ile dolu bir kaptan su alarak başımızı ıslattı ve belli bir dua okuyarak içeri kabul etti. İçeride ise 4 perküsyoncu ve ayakta dans eden bir grup ile karşılaştık. Dans eşliğinde yapılan bu ayin de, gözlerinin sadece beyazı gözüken bir iki genç tamamen trans halinde kendilerinden geçerek titriyor, yerlerde sürünüyor ve hatta ayakta duramadıklarından çevredekiler tarafından beyaz mendiller başlarına konuyor ve zor tutulabiliyorlardı. Enteresan olduğu kadar, etkileyici ve hatta biraz da korkutucuydu !... maalesef fotoğraf veya film almamıza izin vermediler ama o anın hafızamıza kazındığını söyleyebilirim.

Bir diğer enteresan anımız ise, sevgili Niko’nun bizi götürdüğü ve yıkık evler arasında tamamen kırık tahtalar ile yapılmış bir boks ringinde, Kübalı çocukların boks antrenmanını fotoğraflamamızdı. Hani yıllarca sporda başarısızlığımızı tesis yetersizliği diyerek mazeret gösterdik ! Öbür yandan insan bu şartlarda Küba’nın boksta dünya birinciliğine oynayan bir ülke olduğunu görünce şaşırmadan ve maalesef üzülmeden edemiyor.

Çok turistik ama, Havana'nın olmzasa olmazlarından "Üstü açık, eski Amerikan arabaları ile şehir turu"

Tüm eski Havana'da ve okyanus rüzgarı eşliğinde sahil boyunca yapılan bu gezi gerçekten unutulmaz bir keyif sunuyor.

Yemek için tavsiyelerim;

Çok açsanız inanılmaz büyük porsiyonlarda tipik Küba yemeği istiyorsanız, Capitolio’nun tam karşısındaki “Los Nardos”u tavsiye edebilirim. Karanlık ve kasvetli bir mekan olmakla beraber, uygun fiyata güzel yemek var.

“O’Reilly 304 - Obisco” Modern bir Restoran ve yemekler süper. Özellikle Filet Mignon ve sarımsaklı karides müthiş. Önden kesinlikle barında içki de almalısınız. Çilekli Daiquiri ve Caiprinia süper... Sadece içkiye bile gidile bilinir. Çıkışta da aynı cadde üzerinde tam karşısında yer alan kahvecide kahve içmenizi öneririm.

Plaza de Cathedral zaten çok büyüleyici bir ortam ve hemen yanında, Katedral manzaralı “Dona Eutemia” da Havana’nın başarılı restoranlarından biri. Langusta hem çok büyük hem çok lezzetli.

Gece eğlencesi olarak Havana’nın olmazsa olmazlarından “Casa De La Musica” buraları Küba’nın diğer şehirlerinden biraz daha farklı. Caz Kulüp yerine daha çok Disco / Gece Kulübü havasında.

Hem Miramar’da var, hem de Eski Havana’da. İşin en enteresan ve keyifli yanı ise, bizde olan “Damsız girilmez” kuralı burada tam ters olarak “Erkeksiz girilmez” şeklinde ! Bu  sebeple de kapıda içeri girebilmek için bekleyen tek kızlardan oluşan büyük bir sıra var ve her giren erkeği ciddi taciz ediyorlar. Pek şikayet edilecek bir konu değil ! J

Küba’nın hepimiz üzerindeki etkisi harika...

Evet ülke yoksul. Ama insanlar bir o kadar mutlu.

Kıyafetmiş, arabaymış, telefonmuş... Bunların hiç bir değeri ve önemi yok.

Ayrıca Telefon ve internet olmadığından her ne kadar kendimizi dünyadan uzak hissettiysek de aslında bu sayede kendimize bir o kadar yakın olma ve zamanı daha dolu dolu ve keyifle yaşama imkanı bulduk.

Küba’da yaşam o kadar yavaş ki, biraz hızlı ve metropol insanı ruhu ile hareket ettiğinizde çevreye uyum sağlamak mümkün değil. Sanki gizli bir güç, kulağınıza usulca ‘YAVAŞ OL’ diye fısıldayıveriyor.

Ve siz zaman yolculuğunda hareket ediyormuşçasına bir masal ülkesinin keyfini çıkarıyorsunuz...

 

Amerika’ya çok yakın olması ve maalesef çok kısa zamanda Amerika’ya kapılarını açacak gibi göründüğünden,  bir an önce gidin ve bu muhteşem ülkenin tadını çıkarın...