Etiyopya - Omo Vadisi
Zamanda yolculuk…
Evet, OMO Vadisi...
Gerçekten, tam anlamıyla zamanda yolculuk gibiydi. 50-100 yıl değil, 1,000 belki 2,000 yıl öncesine gidip, ilk insanlarla aynı ortamı soluyorsunuz ve bir anda geri dönüyorsunuz! Adeta zamanda yapılan bir yolculuk gibiydi, geçmişin derinliklerine inen bir keşif.
Şu an bile yaşadığım her anı hatırlarken, o deneyimin heyecanı hala içimde.
Gidişimiz ise oldukça maceralı başladı! Etiyopya’ya öyle elini kolunu sallayarak gidemiyorsunuz. Vize meselesi var, ama şansımıza online olarak alınabiliniyor. Bu vize meselesi, dış ilişkilerimizi bir kez daha sorgulatıyor insana !... Ama esas zorluk vize değil, sağlık. Gitmeden önce sarı humma, menenjit, tetanos aşıları derken, bir de sıtma ilacı... Hadi diyelim ki bunlar da aşıldı, ama yan etkileri de cabası.
Bir de gitmemize 5 gün kala, ülkede bir iç savaş çıktığını öğreniyoruz. Güvenlik durumu ne olacak, derken telefonla görüştüğümüz Etiyopyalılar ve Türkler “Gitmeyin, kesinlikle gitmeyin, beyazları kaçırıyorlar, çok tehlikeli!” diyorlar. Bir de üzerine bir grup İspanyol’un yerliler tarafından öldürüldüğünü duyuyoruz. İnanılmaz bir sürpriz! Ama rehberimizin telkini ve olayların daha çok kuzeyde olduğunu söylemesi, Niko’nun da “Siz gelmeseniz de ben gideceğim” demesi bizi bir anda ikna etti. :-) Evet, çılgınca bir karar aldık; fotoğraf merakından mı, yoksa deli cesaretinden mi, yoksa birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için mi dedik bilmiyorum ama birlikte karar verdik ve gittik! İyi ki de gitmişiz.
THY ile Addis Ababa’ya direkt uçuyoruz. Addis Ababa modern bir şehir, büyük caddeler, oteller, restoranlar var. Ama yine de dikkatli olmanız gerektiği uyarıları sürekli geliyor. Zaten bizler de asıl hedefimiz olan OMO Vadisi’ne gitmek için yola çıkıyoruz.
Omo Vadisi, adını Omo Nehri’nden alıyor. Geniş ve suyu sarı renk olan, çevresi balta girmemiş ormanlarla kaplı bir yer. 4000 km karelik bir alanda 8 kabile yaşıyor ve biz de bunlardan yedisini ziyaret edeceğiz. Mursi, Suri, Nyangatom, Kara, Dassenech, Hamar, Erbore ve Konso... Aralarından en agresif olan Mursi’lere gitmedik, çünkü 1 ay önce bir İspanyol grubu öldürülmüş. Yolculuk ise gerçekten çılgınca bir şey! Dört çeker jiplerle, taşlı, kayalı yollardan, 20 cm derinliğinde kurumuş nehir yataklarından geçerek, tam 12 saat sonra Suri kabilesine ulaşıyoruz.
Peki, ulaşınca ne oluyor? Çadırda kamp yapıyoruz! Hedef, gün doğumunda o kabileleri fotoğraflayabilmek için kamp yapıp, sabah erken saatte onlara ulaşabilmek. Ama gel gör ki, hayatımda hiç kamp yapmadım, çadırda kalmak da çok yabancı bir deneyimdi. Ve bu da sadece 1 gece değil, tam 5 gece!
Manzara… Her şey cennet gibi! Omo Nehri’nin kenarında, 2 metre yüksek bir platonun üstünde, yüz yıllık ağaçların dallarından atlayan maymunların altında, harika bir gün batımında ve kuş sesleri eşliğinde eşsiz bir ortam… Ve o güzelliklere ek olarak, karşı kıyıda büyük timsahlar, babun maymunları, orman içinde ise aslanlar… Ama rehberimiz "Onlar bu tarafa geçmez" diyince nasıl rahatladık anlatamam. :-) Bizim kıyıda ise siyah beyaz long-tailed Columbus maymunları var, akrep, örümcek ve yılanlar da cabası! Ormanın bizim tarafımızdaki sürprizi ise Leopar !... Gece ise, ortam değişiyor tabii. Korku filmleri gibi sesler, yerlerde uyuyan ve zor görebildiğiniz yerliler ile hiç alışık olmadığımız bir atmosfer… Geceyi geçirmek, özellikle tuvalet için çadırdan çıkmak gerçekten büyük macera!
Ve her sabah saat 5:30’da kalkıyoruz. O kadar ilkel bir ortamda, tuvalet, su, elektrik yok. Fotograf makinelerimizi ve bilgisayarlarımızı akşamları sadece 1 saat çalıştırılan jeneratörle şarj ediyoruz, yüzümüzü, dişimizi içme suyu ile yıkıyoruz.
O kadar farklı bir yaşam ki, bu bana "gerçek yaşam" gibi geliyor, insana kendi değerlerini sorgulatıyor. Çadırda, doğada her şeyin en ilkel halini deneyimlemek... Geceleri, doğanın tüm seslerini duymak, sabah gün doğumunda ise sadece o unutulmaz anları fotoğraflayabilmek için çırpınmak… Bir an için bile olsa o yerliler ile aynı ortamda iç içe olmanın ve zamanın dışına çıkmanın ne kadar özel bir his olduğunu hissetmek muhteşemdi.
Kabileler gerçekten başka bir dünyadan. Onların yaşamı, tüm sistem ve anlayışımızı sorgulattı. Hiçbir şeyleri yok, elektrik, su, tuvalet, ayakkabı, kıyafet, ulaşım, sağlık hizmeti… Ama bir o kadar da mutlu gözüküyorlar. Hediyeleri paylaşmaları, hayatı basit ama huzurlu bir şekilde yaşamaları... Gerçekten düşündürücü.
Kabile’de yaşayan yerliler öpüşmeyi bilmiyorlar ! Daha doğrusu öpücük ne onu dahi bilmiyorlar. Lisanlarında “Seni seviyorum” kelimesi yok !... Her ne kadar rehberimiz sevgi söylenmez gösterilir diyerek çok hoş bir felsefe yapsa da, kabile ortamında bir sevgi havasına maalesef şahit olmadık.
Kadın erkek ilişkileri de çok farklı. Bazı kabilelerde kadınlar için evlilik öncesi ilişki gayet normal. Sadece korunma olmadığından olası bir hamile kalma durumunda çocuğu “şeytan” kabul edip, ormana bırakıyorlar. Bazı kabilelerde ise bekaret önemli, ve kadının evlilik öncesi ilişkisi doğru bulunmuyor. Fakat bu seferde evlilik öncesi hiçbir ilişkiye girmediği için evlilik sonrası başka erkekler ile beraber olmasını normal karşılıyorlar. Erkeklerin de 3 eş alma hakkı olduğunu düşünür isek, çok eşliliğe daha yakın bir ahlak anlayışları var.
Günlük yaşam ve zaman kavramı ise çok enteresan. Kabilelerde zaman kavramı diye bir şey yok ! Hangi yıldayız ? Günlerden, aylardan ne ? Hiçbir bilgi yok. Dolayısıyla kaç yaşındasın gibi bir durum da söz konusu değil. Kabile yerlileri için sadece gün doğuyor ve batıyor. Hayat bundan ibaret. Belki bu sebeple hiçbir gelecek kaygısı, günlük yapılması ve bitirilmesi gereken önemli hedefler olmadığından çok rahat ve mutlular. Hayat kabile içerisinde çok dingin bir şekilde akıyor. Acele yok, koşuşturma yok, gaile yok…Zaman zaman kendime "Biz mi daha ilkeliz, yoksa onlar mı?" diye sordum. Çünkü belki de bizler "çok" diye düşündüğümüz her şeye sahipken bir şekilde içsel mutluluğu kaybediyoruz.
Kadınlar için güzel olmak ve güzel gözükmek dünyanın her yerinde önemlidir. Ama güzellik için kabile kadınlarının yaptıklarını anlayabilmek gerçekten çok zor !... Kulaklarına ve dudaklarına koydukları tabakalardan mı bahsedeyim? Yoksa vücutlarını jilet ile keserek bir nevi enfeksiyon olmasına izin vererek yaptıkları kalıcı dövmeleri mi ? Ya da alt dişlerden orta ikisini çıkarıp, yerine bir plaka koyup, dudak altına buradan vidalama şeklinde bir çubuk takmalarından mı ? Ya da çeşitli meyve, çiçek, hayvan boynuzlarından süslemeler yapmalarını mı ?...Gerçekten çok farklı ama “Kadın ne yaprasa yapsın, güzel yapar” anlayışı ile, çok güzel ve farklı oluyorlar. Kendilerinden emin o özgüvenli duruşları ve güçlü bakışları beni çok etkiledi. Gerçekten de onların hayatı, gözlerindeki o ışıltı başka bir şey.
Seyahat boyunca, “Peki mutlular mı?” sorusu hep kafamda yankılandı. Bunu tam anlamıyla bilemem, ama onların rahat, huzurlu ve kaygısız yaşam tarzı bana mutluluğun aslında ne kadar basit olabileceğini gösterdi. Bu seyahatte, gelişmiş dünyadan bir adım geri gitmek, belki de bize daha fazla huzur ve bakış açısı getirdi.
OMO Vadisi seyahatimiz gerçekten zorlu, tehlikeli, hijyenin olmadığı, ama bir o kadar da unutulmaz bir deneyimdi. Zorlu şartlar, hiç görmediğiniz bir yaşam tarzı, ama bambaşka bir dünyaya adım atmak, her anı dolu dolu yaşamak kesinlikle hayatımın en değerli deneyimlerinden biri oldu.
Ve tabii ki bu geziyi planlayan ve bizi zorlayan Niko’ya ve yanımda her an olan sevgili kardeşim Pala’ya çok teşekkür ederim, çünkü onlar olmasaydı bu yolculuk belki de hiç gerçekleşmeyecekti.
Gerçekten yaşadığımız her an ile, çok farklı bir dünyanın kapılarını aralamak inanılmaz ve unutulmaz bir deneyim oldu !