Buenos Aires - Arjantin
Buenos Aires'te 3 Gün, 3 Kilo
Buenos Aires
Buenos Aires deyince çoğu insanın aklına tango gelir, Eva Perón gelir, Maradona gelir. Benim aklıma ise doğrudan et geliyor... 😊
Eti çok seven biri olarak, Arjantin'de ilk lokmayı aldıktan sonra kendi kendime; “Hayatımda bu kadar güzel et yememiştim.” dediğimi hatırlıyorum. Türkiye'de kuzu eti çok iyidir, Fransa'da az pişmiş et kültürü gerçekten özeldir; ama Arjantin bambaşka bir seviye.
İlk gün, eski liman bölgesinin modern bir yaşam alanına dönüştürüldüğü Puerto Madero'da bulunan ünlü Cabaña Las Lilas restoranına gittik. Masaya gelen ilk et tabağını görünce hepimiz aynı şeyi düşündük:
"Acaba bunu paylaşsak mı?"
Çünkü porsiyon gerçekten devasa görünüyordu.
Fakat yemeğin sonunda konuştuğumuz konu tamamen değişmişti:
"Bir yarım porsiyon daha mı söylesek?"
Bu arada vitrinde kalem kutusu gibi üst üste dizilmiş kutular dikkatimii çekmişti. Sonradan bunların restoranın müdavimlerine ait özel et bıçakları olduğunu öğrendim. O an Arjantinlilerin ete ne kadar değer verdiğini ve neden bu konuda bu kadar başarılı olduklarını bir kez daha anladık.
Dünyanın en iyi et restoranları listelerinde sürekli üst sıralarda yer alan Don Julio ise tam anlamıyla bir lezzet şöleniydi. Etin yanında sadece patates kızartması ve yeşil salata isteyip, sofrayı Arjantin'in adeta milli içeceği sayılan güzel bir Malbec ile tamamladığınızda, dostlarla yapılan keyifli sohbet eşliğinde saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz.
Arjantin'de, daha doğrusu Buenos Aires'te beni en çok şaşırtan şeylerden biri ise denizin olmamasıydı.
"Nasıl yani? Deniz kenarında bir şehirde deniz olmaz mı?" dediğinizi duyar gibiyim.
Arjantin yaklaşık 5.000 kilometreden uzun Atlantik kıyılarına sahip olmasına rağmen, Buenos Aires kıyıları aslında klasik anlamda bir deniz kıyısı değil. Şehrin önünde, Paraná ve Uruguay nehirlerinin taşıdığı devasa tortuların oluşturduğu Río de la Plata bulunuyor.
Dünyanın en büyük haliçlerinden biri olan bu su kütlesinin rengi tamamen kahverengi. Çünkü nehirlerin taşıdığı kil ve tortular suyun içinde asılı kalıyor. Hatta bazı bölgelerde bu tortulu yapı kıyıdan 50-150 kilometre açığa kadar devam ediyor.
Bu nedenle Uruguay'a yaptığımız günübirlik feribot yolculuğunda da göz alabildiğine kahverengi suların üzerinde ilerledik.
Dolayısıyla biz sürekli "deniz" derken, Arjantinlilerin ve Uruguaylıların buna ısrarla "nehir" demelerinin sebebini anlamamız biraz zaman aldı.
Maradona...
Çocukluğumuzun efsanesi...
Benim için gelmiş geçmiş en büyük futbolculardan biri. Ama Arjantin'de Maradona sadece bir futbolcu değil; çok daha fazlası.
Adeta bir halk kahramanı.
Dini inancın oldukça güçlü olduğu bu ülkede, her köşe başında Papa Francis'in ve Maradona'nın posterlerine, heykellerine ve duvar resimlerine rastlamak mümkün.
Rengârenk evleriyle ünlü La Boca bölgesi ve efsanevi Boca Juniors stadının çevresi ise adeta Maradona'nın mabedi gibi.
Burada yarım gün geçirmek, sokaklarda dolaşmak ve bol bol fotoğraf çekmek büyük keyif.
Gezerken Arjantin usulü hot dog olan Pancho ya da chorizo sucuğundan yapılan ünlü Choripán sandviçini denemeyi de unutmayın.
Bu arada Boca Juniors'ın ezeli rakibi River Plate'in renkleri kırmızı ve beyaz. Şehirde anlatılan eğlenceli bir hikâyeye göre, Boca'nın stadındaki Coca-Cola logolarının siyah-beyaz kullanılmasının sebebi de rakibin renklerini çağrıştırmamakmış. Gerçek olup olmadığını bilmiyorum ama Buenos Aires'te kulağımıza çalınan güzel şehir efsanelerinden biri olarak aklımda kaldı. 😊
Papa Francis
Papa Francis ile ilk tanışmamız aslında birkaç yıl önce Şili'de olmuştu.
Şehirde her yerde posterlerini görüyorduk. O dönem bunu yalnızca Latin Amerikalı ilk papa olmasına bağlıyorduk. Buenos Aires'e gelince ise kendisinin Arjantin halkı için ne kadar önemli olduğunu daha iyi anladık.
Mütevazı yaşam tarzı, toplu taşımayı kullanması ve halktan biri gibi yaşamaya devam etmesi ona duyulan sevginin en önemli nedenlerinden biri.
Bugün bile Buenos Aires sokaklarında onun izlerini görmek mümkün.
Tango
Arjantin denince akla gelen bir diğer şey de elbette tango.
Tango, Arjantin'in dünyaya armağan ettiği en önemli kültürel miraslardan biri ve doğduğu yer büyük ölçüde Buenos Aires.
Ortaya çıkış hikâyesi de oldukça ilginç. 19. Yüzyılın sonlarında Buenos Aires liman bölgelerinde yaşayan İspanyol ve İtalyan göçmenler ile Afrika kökenli toplulukların müzik ve dans gelenekleri zamanla iç içe geçmiş ve tango ortaya çıkmış.
İlk yıllarında üst sınıf tarafından pek kabul görmeyen, hatta “Sokak kadınlarının dansı” gibi kötü bir üne sahip olan tango; Avrupa'da özellikle Paris'te popüler olduktan sonra Arjantin'de de prestij kazanmış ve bugünkü saygın konumuna ulaşmış.
Buenos Aires'te neredeyse her yerde tango ile karşılaşabilirsiniz.
San Telmo'da küçük bir meydan kafesinde gösteri yapan bir çifte denk geldik. Onları fotoğraflamak, tango yapamasak da o tutkuyu hissetmek açısından oldukça keyifliydi.
Çünkü tango sadece bir dans değil.
İçinde şiir, melankoli, özlem ve tutku da barındırıyor.
San Telmo
Şehirde en sevdiğim bölge San Telmo oldu.
Antikacılar, pasajlar, küçük tasarım dükkânları, kafeler ve yemek pazarlarıyla saatlerce vakit geçirebileceğiniz çok karakterli bir mahalle.
Buenos Aires'in ruhunu en iyi hissedebileceğiniz yerlerden biri.
Recoleta Mezarlığı
Katolik mezarlıkları heykelleri ve anıtlarıyla her zaman ilgimi çekmiştir.
Ancak Recoleta Mezarlığı bambaşka bir yer.
Arjantin'in cumhurbaşkanları, generalleri, bilim insanları ve ülke tarihine yön vermiş ailelerine ait yaklaşık 4.700 anıt mezarın bulunduğu bu alan, adeta açık hava müzesi gibi.
Dar sokaklarında dolaşırken kendinizi küçük bir şehrin içinde hissediyorsunuz.
İnsanın öldükten sonra bile hatırlanmak için bu kadar büyük yapılar inşa ettirmesi oldukça ilginç. Daha da ilginç olan ise yaşarken bir servet harcadıkları bu görkemli mezarların bazılarının yıllar içinde terk edilmiş ve bakımsız bir halde olması.
Ama içlerinden biri var ki hepsinden daha fazla ziyaretçi çekiyor.
Önü her zaman çiçeklerle dolu.
Eva Perón'un mezarı.
Ölümünün üzerinden yetmiş yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen Arjantin'de hâlâ bir efsane.
Juan Perón ile evlendikten yalnızca bir yıl sonra Perón'un devlet başkanı seçilmesi, yıllarca şu sorunun tartışılmasına neden olmuş:
"Evita mı Perón'u başkan yaptı, yoksa Perón mu Evita'yı efsaneleştirdi?"
Evita'nın popülaritesinin nedeni yalnızca devlet başkanının eşi olması değildi. Özellikle kadınlara oy hakkı verilmesi için yürüttüğü çalışmalar Arjantin tarihinde çok önemli bir yer tutuyor. 1947 yılında Arjantinli kadınlar ulusal seçimlerde oy kullanma hakkını kazandı. Kurduğu vakıf aracılığıyla hastaneler, okullar, sosyal yardım projeleri ve çeşitli kamu hizmetleri finanse edildi.
Bu nedenle milyonlarca Arjantinli onu "Yoksulların Annesi" olarak görmeye başladı.
Ne yazık ki çok genç yaşta rahim ağzı kanserine yakalandı ve 1952 yılında, henüz 33 yaşındayken hayatını kaybetti. Peron’un ilk eşinin de bu hastalıktan vefat etmesine de tarihin cilvesi diyelim. :-)
Erken ölümü onu yalnızca siyasi bir figür değil, aynı zamanda bir efsane haline getirdi. 1955 yılında Perón hükümeti devrildikten sonra askerî yönetim naaşının siyasi bir sembole dönüşmesinden çekindiği için yıllarca gizlice sakladı. Sonunda İtalya'da sahte bir isim altında gömüldü.
Ancak 20 yıl sonra yeniden Arjantin'e getirildi ve bugün Recoleta Mezarlığı'ndaki kendi ailesi olan Duarte Ailesi Mezarı'nda yatıyor.
Uruguay'a Kısa Bir Kaçamak
Bugüne kadar hiç böyle bir deneyim yaşamamıştım.
Feribot biletinizi alıyor, pasaport kontrolünden geçiyor ve yaklaşık bir saat sonra Uruguay'ın tarihi kasabası Colonia del Sacramento'da oluyorsunuz.
Taş sokakları, tarihi evleri, eski kale surları ve sakin atmosferiyle UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan bu küçük kasaba, Buenos Aires'ten yapılabilecek en keyifli günübirlik gezilerden biri.
Güzel bir öğle yemeği, biraz yürüyüş ve küçük dükkânlardan yapılan birkaç alışverişin ardından akşam tekrar Buenos Aires'e dönmek oldukça farklı ve hoş bir deneyim. Bize daha Arjantine gitmeden bu turu yapmamızı tavsiye eden sevgili arkadaşımız Deniz Özalp’e çok teşekkürler.
Şehrin Mimarisi
Buenos Aires, İtalyan, Fransız ve İspanyol mimarisinin etkilerini taşıyan çok sayıda etkileyici yapıya sahip.
Beni en çok etkileyen bina ise Palacio Barolo oldu. Şehrin en ilginç yapılarından biri.
Tasarımı tamamen Dante'nin İlahi Komedya eserinden esinlenmiş. Bina; Cehennem, Araf ve Cennet bölümleri olarak kurgulanmış ve en üst kısmında bir deniz feneri bulunuyor. Özel tur ile gezdiriliyor ama maalesef dolu olduğundan tur alma şansımız olmadı. Bir dahaki sefere diyelim.
Dünyanın en iyi opera binalarından biri kabul edilen Teatro Colón'a ise ne yazık ki yaz dönemine denk geldiğimiz için gösteri izlemeye gidemedik.
Ancak boş hâlini görmek için yaptığımız tur bile etkileyiciydi. Dünyanın en iyi akustiğine sahip opera binalarından biri olduğu söyleniyor.
Beni en çok etkileyen detay ise operanın herkes tarafından erişilebilir olması için en üst balkon biletlerinin yıllardır çok uygun fiyatlarla ayakta seyir şeklinde satılmasıydı.
Gerçekten hayran kaldım.
Son olarak değinmeden edemeyeceğim ismini bulunduğu Plaza San Martin’den alan diplomatik bir merkez ve devlet sarayı olan Palacio San Martín. Hikayenin enteresanlığı şuradan geliyor. Burada bulunan Palacio San Martín, bir zamanlar zengin Anchorena ailesinin malikânesiydi. Meydanın karşısında ise görkemli Basílica Santísimo Sacramento bulunuyor.
Çok dindar olan bayan Anchorena meydanın tam karşısına yaptırdığı Basílica Santísimo Sacramento kilise ile övünür ve her Pazar ailecek meydanı geçerek ziyaret ederlermiş ve evlerinden bu kiliseyi seyretmekten de son derece gurur duyarlarmış. Fakat oğulları bir kıza aşık olur ve nişanlanır. Fakat bayan Anchorena zengin ama aristokrat olmayan ailenin kızını oğluna layık görmez ve nişanı bozar. Bunun üzerine de Kavanagh ailesi bu meydanda Anchora ailesinin guru duyduğu kiliselerini bir daha evlerinden görmemeleri için 1936 yılında sadece 14 ay gibi kısa bir zamanda 31 katlı Güney Amerika’nın ilk gökdelenini Kavanagh Binası'nı yapmışlardır.
Amaç, Anchorena ailesinin evlerinden baktıklarında çok sevdikleri kiliseyi artık görememeleriydi.
Gerçek mi, efsane mi bilinmez...
Ama Buenos Aires gibi hikâyeleri de en az binaları kadar güzel olan bir şehre oldukça yakışıyor.
Buenos Aires geniş bulvarları, etkileyici mimarisi, parkları ve ağaçlarıyla yaşaması son derece keyifli bir şehir.
Açıkçası burada yalnızca üç gün kalmış olmamıza üzüldüm.
Bir gün mutlaka tekrar gelip daha uzun zaman geçirmek istiyorum.
Belki de Buenos Aires'i bu kadar özel yapan şey, tıpkı tango gibi olmasıdır;
tutkulu, zarif ve ayrıldıktan sonra bile uzun süre aklınızdan çıkmayan...















