Atacama Çölü - Şili
Bir çöl düşünün… ve o çölün sizi bu kadar doldurabileceğini.
Patagonya gezimizin ilk durağı Atacama Çölü’ydü.
Önünüzde, arkanızda, sağınızda, solunuzda uçsuz bucaksız uzanan bu çölün ortasında, etrafta sizden başka hiçbir araç, insan ya da hayvan görmeyince kendinizi gerçekten “in the middle of nowhere” hissediyorsunuz.
Tam anlamıyla bir çöl olmasına rağmen bulunduğunuz irtifa 2500 metre! El Tatio Geysers’e çıktığınızda ise bu rakam 4500 metreyi buluyor. Bu yükseklikte olup gündüz sıcağını yaşamak pek alışık olmadığımız bir durum. Geceleri ise tam tersi, oldukça soğuk oluyor. Özellikle geyser’lere gitmek için sabah 04:00’te kalktığınızda bunu daha da net hissediyorsunuz.
Beni çok etkilemese de, maalesef bu irtifa yol arkadaşım sevgili Pala’yı oldukça zorladı ve ciddi baş ağrıları yaşadı.
Ancak Atacama’yı asıl özel kılan yalnızca boşluğu değil, o boşluğun içindeki sürprizlerdi. Açıkçası geyser benim için ilk deneyimdi. Gün doğumunda yerden fışkıran sıcak su ve yükselen buhar, inanılmaz kareler sundu. Sonrasında, büyüleyici bir manzara eşliğinde ve mutlak bir sessizlik içinde yaptığımız kahvaltı ise hafızamıza kazındı.
Bu arada El Tatio Geysers’in girişinde, dünyadaki en önemli 17 geyserin listelendiği bir pano vardı ve bunlardan birinin Türkiye’de, Sinop’ta olduğunu öğrendik. Açıkçası bunu bilmiyor olmamız ve Sinop’takini görmeden 13.500 km yol kat edip Atacama’da ilk geyser deneyimimizi yaşamamız oldukça ironikti 😊
Rehberin “Sinop’takini görmediniz mi?” sorusuna verdiğimiz cevap ise ayrı bir trajikomik an oldu.
Çölün ortasında, insanın beklemediği bir şekilde suyla karşılaşmak ise başlı başına bir şaşkınlıktı.
Yol boyunca mola verdiğimiz göller, etkileyici dağlar ve ara ara karşımıza çıkan lama benzeri vicuna’lar yolculuğu paha biçilmez kıldı. Bu göllerin bir kısmı yüksek irtifada, mineral ve tuz oranı çok yüksek lagünlerdi. Özellikle turkuaz ve zümrüt tonlarındaki renkleri, çevresindeki kurak ve sert coğrafyayla inanılmaz bir kontrast oluşturuyordu.
Tam bu gölleri fotoğraflarken karşımıza adeta sahnelenmiş gibi bir an çıktı. Gün ışığı suyun yüzeyinde yumuşak bir şekilde kırılırken, arka plandaki dağların sert hatlarıyla birlikte doğal bir dekor oluşmuştu. Bu fonun önünde, yerel kıyafetler giymiş genç bir Çinli kız, rüzgârın hafifçe savurduğu etekleriyle erkek arkadaşına poz veriyordu. Renkler, ışık ve kompozisyon öylesine uyumluydu ki, sanki doğa o an bizim için bir sahne kurmuş gibiydi.
İzin alarak onu da kadrajımıza dahil ettiğimizde, ortaya çıkan kareler yalnızca bir manzara fotoğrafı olmaktan çıktı; içinde hikâye barındıran, yaşayan anlara dönüştü. Bu beklenmedik karşılaşma, zaten büyüleyici olan bu coğrafyayı bizim için çok daha unutulmaz kıldı.
Vicuna ve biraz daha iri olan guanaco, bu seyahatte tanıştığımız ve dağarcığımıza eklediğimiz yeni canlılardı.
Ve sonra doğa, tüm sadeliğinin içinde bir anda estetikle buluşturdu bizi.
Bir de Atacama’daki tuz alanı, yani Salar de Atacama… Burada gördüğümüz flamingolar gerçekten doğanın en estetik canlılarıydı. Tek sorun, sürekli beslenme halinde oldukları için kafalarının çoğu zaman suyun içinde olmasıydı. Dik duruşlarını ve yürüyüşlerini yakalayabilmek adeta günün stresi oldu diyebilirim.
Bu arada küçük bir not:
Salt lake dediğimiz yapı, yüzeyinde su bulunan klasik tuz gölleridir.
Salar ya da salt land ise büyük ölçüde kurumuş, yüzeyi tuz kristalleriyle kaplı geniş alanlardır. Yani burada bir gölden çok, bembeyaz bir “tuz çölü” görüyorsunuz.
Bu sert coğrafyanın ortasında ise hayat, beklenmedik bir şekilde yumuşuyordu.
Bu uçsuz bucaksız çölün ortasında adeta bir vaha gibi duran San Pedro de Atacama, toplam 4-5 sokaktan oluşan son derece keyifli bir kasaba. Restoranlar, barlar, hediyelik eşya dükkânları ve seyahat acentalarıyla dolu bu kasabada, Adobe adlı restoranda Pala ile çok keyifli bir akşam yemeği yedik.
Ve bazen bir yolculuğu unutulmaz kılan şey manzara değil, yaşanan küçük anlardır.
Konakladığımız otel ise hayat boyu unutamayacağım bir yerdi: Hotel Cumbres San Pedro de Atacama.
Ama bizim için asıl unutulmaz olan, lobby barında izlediğimiz Galatasaray – Juventus Şampiyonlar Ligi maçı ve 5-2’lik galibiyetimizdi. Gol sevinçlerimize Şilili barmenin de katılması, bu anı hem gurur verici hem de çok özel kıldı.
Ertesi gün ise Atacama’nın en gerçeküstü yüzüyle karşılaştık.
Valle de la Luna (Ay Vadisi) ve Valle de la Muerte (Ölüm Vadisi), kendinizi adeta Ay’a inmiş ya da Mars’a gitmiş gibi hissedeceğiniz, büyüleyici yerlerdi. Yüksek irtifada ve güneş altında gezmek zorlayıcı olsa da, bu deneyim kesinlikle büyüleyiciydi. Fas’tan sonra çöl kumunda tekrar yürümek ise apayrı bir keyifti.
Her güzel yolculukta olduğu gibi, geriye küçük bir “keşke” de kalıyor.
Tek üzüldüğüm şey ise Valle de la Muerte’de çöl kayağı yapılabildiğini ancak oraya vardığımda öğrenmem oldu. Son günümüz olması ve organizasyonun en az bir gün önceden planlanması gerektiğini öğrenince biraz hayal kırıklığı yaşadım. Ama olsun, bir dahaki sefere 😊
Ve bu coğrafyada iletişim kurmak da en az doğa kadar farklı bir deneyim.
Genelde Şili için geçerli olsa da, özellikle Atacama’da biraz İspanyolca bilmek şart. Çünkü neredeyse hiç kimse İngilizce ya da Fransızca konuşmuyor. Siz ne kadar “No hablo español” deseniz de, onlar İspanyolca konuşmaya devam ediyor 😊
Dünyanın en kurak yerinde, insanın kendine en çok yaklaştığı anları yaşadım.







